Archives for


“Cittaslow” Yavaş Şehirler

Günümüz kentlerindeki günlük yaşam koşturmacasını hafifletmeyi ve kentsel yaşam kalitesinin yükseltilmesini mümkün kılan bir felsefe olan ‘Yavaş Kentleşme’ kavramı, giderek daha fazla önem kazanmaya devam ediyor.

Var olduğu günden bu yana geçirdiği evrim sürecinde, çevresinden ve doğadan etkilenen insanoğlu aynı zamanda bu çevrenin kirlenmesine ve bozulmasına da neden olmuştur. Bu bozulma ile birlikte insanın yaşaması için ihtiyacı olan ortamın ve buna bağlı olarak doğal floranın, biyolojik çeşitliliğin, neticede insan beslenmesinde hayati fonksiyona sahip olan gıdalarımızın bozulması da kaçınılmaz olmuştur. Gün geçtikçe artmaya devam eden nüfus; enerji kaynaklarının tükenmesine, hava, su, toprak kirliliğinin çok sayıdaki faktörün etkisi altında gittikçe yayılmasına, içme suyu kaynaklarının azalmasına, nükleer enerji ve termik santrallere bağlı kirliliğe, bu kirliliğin bitki ve hayvanlardan gıda maddelerine geçerek insan sağlığı için risk oluşturmasına yol açmıştır. Bütün bunların yanı sıra ormanlar gün geçtikçe azalırken çölleşme artmakta ve ekolojik çeşitlilik giderek yok olmaktadır.

İnsanların sosyalleştikleri, güven içinde birlikteliğin sıcaklığını yaşadıkları, birbirlerine el emeklerini sundukları sosyal korunaklar olmaktan gittikçe uzaklaşan kentler, popüler kültürün de desteklediği hayatı yaşamak için daha çok çalışmayı, daha çok tüketmeyi ve daha hızlı hareket etmeyi gerektiren, hızla yarışılan platformlar hâlini almıştır. Yaşamın bu denli hızlanması sonucu insanlar daha hızlı yemek yemek, daha hızlı alışveriş yapmak, gidecekleri yerlere daha hızlı ulaşmak için belli bir tempo içinde koşturup durmakta ve kalabalık içinde yalnız kalmaya mahkum olmaktadır. Bu hız doğal olarak hayatımıza bir tür homojenleşmeyi (tektipleşmeyi) de beraberinde getirmiştir. Bakkal, manav, terzi gibi küçük esnaf yerine AVM’ler, çocuklarımızın oyun oynayacağı alanlar yerine otoparklar, daha çok park ve yeşil alan yerine geniş otoyollar, tematik parklar, penceresinin açıp temiz havanın solunulamadığı rezidanslar giderek her tarafı işgal etmiş, kentlerin birer parçası hâline gelmeye başlamıştır.akyaka-cittaslow

Sürekli yetişmesi gereken bir yerler olduğu için, kahvesini yürürken içen, yemekten zevk almak yerine ayakta hızlı bir şekilde “beslenen”, işine arabasıyla giden, hayatını yaşamak için zamanı olmayan, komşularını veya yerel esnafı tanımayan modern bir insan modeli ortaya çıkmış, sağlıksız yiyecekler, hava kirliliği, trafik, hayatın yalnızlık ve tüketimle harcanması modern yaşamın vageçilmezi olarak bizlere sunulmuştur. Bu yaşam tarzı kaçınılmaz olarak insanın en önemli değeri olan kısıtlı yaşamını, depresyon, kalp hastalıkları ve kanser gibi birçok hastalık riskiyle karşı karşıya getirmiş ve yaşam kalitesinin azalmasına sebep olmuştur.

Greve in Chianti

Greve in Chianti

Bu sağlıksız yaşam tarzının sorgulanması ve alternatif bir yaşam modelinin geliştirilmesi fikri ilk olarak, Fast Food hegamonyasının yarattığı hızlı yaşam ve hızlı yemek pratiğinin artması ve yerel yemeklerin kaybolmasının doğurduğu kaygıyı toplumsal bir tepki hâline dönüştüren Slow Food akımı ile başlamış ve “yavaş kentleşme” modelinin de temeli olan “Yavaş Hareketi”nin doğmasına yol açmıştır. Slow Food hareketini kentsel boyuta taşımak amacıyla Greve in Chianti Belediye Başkanı Paolo Saturnuni’nin önderliğinde, dört küçük İtalyan kentinin belediye başkanlarının bir araya gelmesiyle Cittaslow Akımı 1991 yılında İtalya’da başlatılmıştır.

İtalyanca Citta (kent) ve İngilizce Slow (yavaş) kelimelerinden oluşan Cittaslow “Yavaş Kent” anlamında kullanılmaktadır. Yavaş Kentler Birliği, küreselleşmenin ve tüketim toplumunun yarattığı aynılaşma sürecine karşı çıkan, yerel kimliğin törpülenerek eritilmesine yol açan homojenleşen mekânlardan biri olmak istemeyen, yerel kimliğini ve özelliklerini muhafaza ederek dünya sahnesinde yerini almak isteyen şehirlerin katıldığı uluslararası bir birliktir. Bu anlamda Cittaslow, teknolojik  gelişmeler ve yeniliklerin nimetlerinden faydalanırken bir yandan yerel ve geleneksel kültürü koruyan, yaşamın rahat ve keyifli bir hızla devam etmesini destekleyen ekolojik ve insancıl bir harekettir. Cittaslow sadece bir koruma hareketi değil, aynı zamanda kentlerin modernleşme ve küreselleşme yolunda kendi ruhlarını kaybetmeden ilerlemelerine bir alternatif, küreselleşmeye karşı sürdürülebilir, adil ve özgün kentsel gelişimi teşvik eden bir seferberlik, bir yaşam felsefesidir.

Bu doğrultuda Cittaslow, bir kentin yaşam kalitesinin iyileştirilmesinin ve kalkınmasının ancak sağlıklı, temiz ve yerel ürünlerle hazırlanan geleneksel yemek kültürünün yanı sıra tarihi kimliğinin, kültürel zenginliklerinin, doğasının, müziğinin, kentin kendi özgün yapısının, mimarisinin, gelenek ve göreneklerinin korunmasıyla mümkün olacağını öngörmektedir. Temel prensiplerinden biri olarak şehir sakinleri arasındaki uyum ve ilişkinin geliştirilmesini benimseyen Yavaş Kent Hareketi, şehir sakinlerinin ve ziyaret edenlerin zevk alabilecekleri ‘an’ı yaşamaya vurgu yapan bir dayanışma olarak kendini ifade etmektedir.

cittaslow Yavaş kentleşme hareketinin dayandığı bu ilkeler, o yerleşim yerinde yaşayan bireylerin yaşam kalitelerinin yükseltilmesini ve bunun korunmasını olumlu yönde etkilemektedir. Bu nedenle Yavaş Kent Hareketi ile kentsel yaşam kalitesi arasında güçlü bir ilişki bulunmaktadır. Bir diğer ifade ile küresel ekonomik mantığa göre yapılanan sosyal ve mekânsal yapıdaki bu farklılaşma karşısında duran ve yerel ölçekte “yavaş” sürdürülebilir bir gelişme modelini öneren Yavaş Kent Hareketi, hem bir kentsel sosyal hareket hem de bir yerel yönetişim modeli olarak tanımlanabilir.

Birliğe üye olmak isteyen kentlerin üye olabilmeleri için birliğin belirlediği 59 kriter üzerinden değerlendirilmesi ve Cittaslow felsefesine uygunluğu her dört yılda bir denetlenmektedir. Kurulduğu yıllarda 28 İtalyan şehrinin katılımı ile başlayan ağa, bugün 28 ülkeden 182 belediye üyedir. Türkiye’de Cittaslow Hareketi, Seferihisar’ın 28 Kasım 2009 tarihinde Cittaslow unvanını kazanmasıyla başlamış, Şubat 2014 itibarıyla toplam dokuz yerel yönetim bölgesi Cittaslow ağına dâhil olmuştur. Türkiye’deki 60 yerel yönetimin Cittaslow ağına katılımı için çalışmalar devam etmektedir. Yaşamın daha sakin, daha sağlıklı ve daha mutlu aktığı şehirlerimizin sayısının hızla çoğalmasını dilerken, Türkiye’deki “Yavaş Kent”lerimize doğru birlikte kısa bir yolculuğa çıkalım.canan_yuce

Türkiye’nin Yavaş Şehirleri

Akyaka: Sırtını yasladığı dağların eteğinde Gökova Ovası ile kucaklaşırken, bir yandan mavi yolculuğun değişmez adresi Gökova Körfezi ile buluşan Akyaka, doğal güzelliklerinin yanı sıra Idyma antik kentinin tarihi dokusuyla da adeta bir cennet mekân. Her biri birbirinden güzel bahçeleri ve bir Ege klasiği olan begonvilleri ile kaplı evleriyle özgün bir mimariye sahip. Eski Ula evlerinin tarzını koruyan bu dantel gibi ahşap oymalarla süslü masal Akyakaa evleri, Ağa Han Mimarlık Ödülü’ne sahip.

A rustic restaurant on the banks of the Azmak river near AkyakaAkyaka’nın incecik, sapsarı kumlu plajında huzur dolu bir gün geçirebilir, yüzerken bir Akdeniz foku ile karşılaşabilir, her türlü motorsuz su sporu, tarih ve doğayla kucak kucağa orman yürüyüşleri, kaya tırmanışları, yamaç paraşütü, bisiklet gezileri yapabilir, azgın sularında kano heyecanını yaşayabilir veya şiirsel güzellikteki su altı bitki örtüsünü seyredebilir, çevre köylerdeki yerel kültürü keşfedebilirsiniz. İncekum ve Sedir adalarına yapılan günlük turlara katılmayı da sakın unutmayın.

Akyaka’dan ayrılmadan önce, susam ve baldan yapılan “çıtırmak”, “çıntar” kavurması (bir tür mantar) ve tarhana, denenmesi gereken lezzetler.

gökçeada2Gökçeada: Cittaslow hareketine göre dünyanın ilk ve tek “sakin” adası olan Gökçeada, nostaljik evleri, doğal yaşamı, organik ürünleri ve alternatif spor olanakları ile son yıllarda önemli bir turizm merkezi hâline gelmiştir.

Homeros’un İlyada destanında deniz tanrısı Poseidon’un adası olarak geçen Gökçeada üzerinde, Türk ve Rum vatandaşlar kendi dinleri, örf, adet ve gelenekleri ile 500 yıla yakın zamandır huzur içinde yaşamlarını sürdürmeye devam etmektedirler. Son derece gelişmiş organik tarım faaliyetleri, Rum köyleri, her adımda tarih kokan dokusu, bozulmamış doğası ile çok kültürlülüğün ahengi olan Gökçeada, sörf sporu için Ege’nin en ideal noktalardan biridir. Zeytinli’nin dibek kahvesi, sakızlı muhallebi, efibadem, cicirya mutlaka tadılması gereken ada lezzetleri arasında.

halfeti 4Halfeti: Birçok medeniyete ev sahipliği yapmış Halfeti, saklı bir cennet olarak anılmaktadır. İlçeye gelen turistlerin ilk rotası Fırat nehri üzerinde tekne ile Çekem Mahallesi, Beresül (Savaşan) Köyü ve Rumkale Aziz Nerses Kilisesi, Barşavma Manastırı, su sarnıçları ve su kuyuları olmaktadır. Bu istikamet üzerinde su altında kalan evler, ağaçlar, camiler, mağaralar, çay bahçeleri ve mağara kafeler görülebilmektedir. Ayrıca, doğa yürüyüşü ve dağ bisiklet parkurları, ATV motorlarla safari keyfi, eşsiz doğa içinde kanyonlar, kuşlar, siyah gül gibi endemik bitkiler ve böceklerle dolu bir yolculuk ile bambaşka deneyimler yaşamak mümkün.

Çağırtlak Kebabı, dolma eziği, Adana, erik tavası, incir kebabı, mukaşşerli pilav, tarhana çorbası, sargı burma tatlısı, sütlaç, peynir helvası, şabut balığı kebabı, patlıcan kebabı, domatesli kebap, haşhaş, Urfa, soğanlı kebap, semsek ve diğer envai çeşit mezelerin yanı sıra ilçeye özgü ev yapımı nar ekşisi, biber, kabak, patlıcan ve bamya kurutması, ülke çapında ünlü isot biberi, damıtma usulü ile yapılan zahter suyu, kurutulmuş üzüm, kayısı ve fıstığı da ünlüdür.

perşembe4Perşembe: Karadeniz’de tepeler, derin ve dik vadilerle birbirinden ayrılan Perşembe ilçesi, girintili çıkıntılı olan sahilinde Karadeniz’in yegâne bakir koy ve plajlarına sahiptir. Ilıman bir iklime sahip doğal bir liman niteliğinde olan Perşembe, yeşilin her tonuyla bezenmiştir.

Pontus Krallığı’nın izlerini taşıyan Perşembe, tarih boyunca Etiler, Miletliler, Kimriler, İskitler, Persler, Kalipler, Tiborenler, Mosinoikler, Makronlar, Frigler, Amazonlar, ve Pontuslar’a ev sahipliği yapmıştır. Karadeniz’in üç doğal limanından biri olan Vona Limanı üzerinde Cenevizliler tarafından inşa edilen kale, antik köklere sahip Yason Burnu, Mersin Koyu, üzerinde hâlen sur kalıntılarına rastlanabilen Hoynat Adası ve 300 metre derinliğindeki Boğazçık (Bahçeköy) Mağarası da Perşembe ilçesinin görülmesi gereken önemli yerleri arasında yer alıyor.

Balıkçılığın yanı sıra yörede fındık, kivi, mandalina, mısır, kara lahana gibi pek çok ürün yetiştirildiği için zengin bir mutfağa sahiptir. Karalahana ve mısır çorbası, mevlecen (dikenucu), mısır ekmeği, mısırlı patlıcan sarması, sütlücen, ısırgan çorbası, hamsi pilavı, hamsili ekmek gibi yöreye özgü birçok lezzet Karadeniz mutfağınının özgün yemekleri arasında yer almaktadır.

Seferihisar: Ege Bölgesinde İzmir il sınırları içerisinde yer alan Seferihisar, 2009 yılında Türkiye’nin ilk seferihisar1Cittaslow’u olma özelliğini taşıyor. Aka, Karya, İyon, Pers, Bizans, Selçuk ve Osmanlı medeniyetlerinin izlerini taşıyan Seferihisar’ın en eski yerleşim yeri Teos Antik Kenti. Sığacık Kalesi, Teos ve Lebedos antik kentleri, Karaköse Harabeleri, Myonnesos Adası, Doğanbey sahil şeridi, ilçeye gidildiğinde ziyaret edilmesi gereken yerlerin başlıcalarıdır. Peyzaj çalışmalarında yöresel aromatik bitkilerin kullanıldığı Seferihisar, mandalina bahçeleri, zeytinlikleri, bağları, enginar tarlaları ve verimli topraklarıyla ünlü. Seferihisar’da ana geçim kaynağı tarım olsa da 49 kilometrelik sahil şeridi, Sığacık Kalesi ve Ürkmez bölgesinde ise turizm ağır basıyor. “Slow Food” akımını da izlemek amacıyla ilçede kurulmuş olan Seferihisar Lokantasında, tek bir noktada tüm Seferihisar tatlarını bulabilmek mümkün.

taraklı2Taraklı: Sakarya’nın eski Osmanlı evleri ile ünlü Taraklı ilçesini görmek için o kadar çok sebep var ki… 100’den fazla tescilli konağı, Mimar Sinan’ın yapmış olduğu 500 yılık Yunus Paşa Camii, Hacıyakup Köyü’ndeki Bizans döneminden kalma kil hamamı kaplıcaları… Bunun yanında Hark Kanyonu ve Karagöl Yaylası da ilçenin görülmesi gereken eşşiz doğal güzelliklere sahip diğer noktaları.

Etrafı yüksek dağ ve tepelerle çevrili ilçe, Marmara Bölgesinde olmasına rağmen Karadeniz iklimine sahiptir. Evliya Çelebi Seyahatnamesi’nde bahsedildiği üzere ilçede halkın şimşir kaşık ve tarak yapması nedeniyle adının Yenice Tarakçı olarak anıldığı belirtilmektedir. Bu isim zamanla halk dilinde Taraklı olarak değişmiştir. Keşkek, köpük helvası ve yöreye özgü bir tatlı olan uhut, önerilen lezzetlerden bazılarıdır.

vize2Vize: Kırklareli’ne bağlı bir ilçe olan Vize, İstanbul’a 1,5 saat uzaklığındadır. Zengin tarihi kültürü ve doğasıyla bir cennet köşesi olan Vize, sakin, şirin ama geçmişteki ünü büyük bir ilçedir. Tarihi M.Ö. 4000 yıllarına dayanan hem Bizans, hem Osmanlı zamanında önemli kültürel duraklardan olan bu ilçe, Vize Kalesi, sayısız dereleri, iki adet gölü ve denizi ile bir doğa harikasıdır. Tarihî camiler, hamamlar, çeşmeler, antik tiyatro dışında Asmakayalar Mağara Manastırı, Çiftekaynaklar, Cehennem Şelaleleri, Kıyıköy, Yenesu Mağarası, Vize’nin görülmesi gereken önemli yerleridir. İlçenin simgesi olan ıhlamur, ıhlamur balı ve ısırgan otu çorbası yöreye özgü lezzetlerden bazılarıdır.

Yalvaç: Isparta ilinin sınırları içerisinde, Sultan Dağları’nın eteklerinde bulunan Yalvaç, çok eski bir yerleşim yalvaç2yeridir. 5000 yıllık bir tarihin izlerini barındırmaktadır. Tarihsel Helenistik, Antik Roma ve Bizans dönemlerinin en önemli şehirlerinden olan Antiocheia in Psidia (Antik Kent) şehri içerisinde bir tiyatro, kilise, Augustus Tapınağı ve benzeri yapılar vardır. Yalvaç’a 25 kilometre uzaklıkta, Hoyran Gölü içerisinde bulunan etrafı surlarla çevrili Limenia Adası, mistik bir havanın estiği benzersiz bir mekândır. Tarihi Meryem Ana’ya ait bir manastır ve Kaya Mezarları da adanın diğer tarihî hazineleridir. Birçok eski el sanatına hâlâ ev sahipliği yapan Yalvaç’ta, dericilik, saraciye, keçecilik, demircilik, at arabası yapımcılığı gibi gelenekler devam ettiriliyor. Su böreği, damat baklavası, keşkek ve fasulye ya da ıspanaktan yapılan borani, Yalvaç’ın yöresel yemeklerinden bazılarıdır.

Yenipazar: Aydın’ın ilçelerinden olan Yenipazar, adını 17. yüzyılda çevre köy ve kasabalarda yaşayan halk için yenipazar3ürünlerini satabilecekleri küçük bir pazar yerine ev sahipliği yapmaya başlamasıyla almıştır. Madran Baba Dağı’nın eteklerinde yer alan

Yenipazar, tarihi M.Ö. 2000’li yıllara dayanan Orthosia antik kenti civarında kurulmuştur. Yapılan kazılarda çıkarılan mozaiklerin bir kısmı Aydın Arkeoloji Müzesinde sergilenmektedir. Bugün antik tiyatro ve Bizans yapısı yüzeyde ayaktadır. Nekropol üzerinde ise iyi korunmuş durumda lahitler ve oda mezarları bulunmaktadır.Büyük Menderes Ovası’nın yatak değiştirmesi ile oluşan Aşağı Dip Gölü Tabiat Parkı da ilçenin doğal güzelliklerinden biridir. Pamuk, zeytin, incir, narenciye gibi özel ürünlerin yetiştiği Yenipazar’ın mutlaka denenmesi gereken yemekleri arasında ekmek dolması, yuvarlama ve karnıbahar mücveri yer alıyor.

Skykonsept Bülten 57. Sayı’da yayımlanmıştır.

Son Yılların Yaygınlaşan Hastalığı: Panik Atak

Son yıllarda adından sıkça söz ettiren panik atak, özellikle hızlı kent yaşamının hayatımıza getirdiği sağlık sorunlarından biri olarak, ciddiye alınması gereken ve uzman desteği ile tamamen düzelebilen psikolojik bir rahatsızlık olarak karşımıza çıkmaktadır.

Mitolojik tasvirlerde boynuzları, kuyruğu ve yarı insan,  yarı keçi görünümüyle betimlenen Pan’ın, elinde flütü ile zaman zaman ormandaki sürüleri ya da aniden karşılarına çıktığı insanları korkuttuğu anlatılır. Bu özellikleriyle çobanların tanrısı olarak bilinen Pan, Yunanca’da ‘panik’ anlamına gelen ‘panikos’ kelimesinin kökenini oluşturur. Son yıllarda adından daha çok bahsedilmesine rağmen,  M.Ö. 400’lü yıllarda panik vakaları hakkında bir takım bulgulara rastlanmıştır. 1900’lü yıllara doğru,  Amerikan iç savaşındaki askerlerde çarpıntı, göğüs ağrısı ve fenalaşma şeklinde belirtiler gösteren vakalar “İrritabl Kalp Sendromu” olarak tanımlanmış, I. Dünya Savaşındaki kimi askerlerde rastlanan benzer durumlara da “Asker Kalbi” adı verilmiştir.

young businessman having chest painPanik Atak Nedir?
Tıpkı Pan gibi, en önemli özelliği kişinin hiç beklemediği bir anda, hiçbir sıkıntısı yok iken aniden ortaya çıkması olan Panik Atak, ani ve nedeni bilinmeyen yoğun bir kaygı ile ruhsal olarak başlar ve atak sırasında yaşanan yoğun kaygıyla birlikte fiziksel belirtiler ortaya çıkar. Genellikle 5-10 dakika süren nöbetlerin süresi kişiden kişiye değişmekle birlikte bazen birkaç saate kadar uzayabilir. Sebebi belirsiz aşırı kaygı ve hızlanan kalp atışı karakteristik panik atak belirtileridir. Ortaya çıkan bu belirsiz kaygı, bir anlamda hiçbir yangın belirtisi ve tehlikesi yokken, yangın alarmının şiddetle çalması gibidir.
Kalp hızla çarpmaya başlar, nefes alıp verme hızlanır, gözler kararabilir, baş dönmesi, nefes darlığı, üşüme terleme, titreme, bayılacak gibi olma, karıncalanma ve göğüs bölgesinde sıkışma bu çarpıntıya eşlik edebilir. Tüm bu belirtiler, benzer bir şekilde kalp krizinin de belirtileri olduğu için panik atak yaşayanlar çoğunlukla kalp krizi geçirdiklerini düşünebilirler ve atak sırasında “Eyvah, ölüyorum!” korkusunu yoğun olarak yaşarlar. Belirtiler kişiyi bir acil servise götürecek kadar yoğundur. Kaygının nedeni o an için belirsiz olsa da aslında yaşamımızda meydana gelen stresli olaylar panik atağı tetikleyebilir. Çoğu insan hayatı boyunca 1-2 kez panik atak yaşayabilir.

İş veya özel hayat içinde stresin arttığı zamanlarda ortaya çıkan ataklar, atağa yol açan stresli durum ortadan kalktığında sona ermiş görünse de temelinde çoklu faktörler yattığı için tekrarlayabilir. Panik atak hastasının en önemli sıkıntısı, bu atağın ne zaman geleceğini bilemediği için her an atak olacakmış gibi endişe duymasıdır. Bu durumu “Tıpkı bir mayın tarlasında yürüyüp de, her adım attığında patlama olacak diye endişe duymak gibidir.” şeklinde ifade eden psikiyatri uzmanı Dr. Haşmet Işıklı, panik atakların sık yaşanması sonucu meydana gelen panik bozukluğu şu şekilde anlatıyor: “Kişi, panik atağının tekrar edeceğinden endişelenmeye başlarsa, buna “beklenti kaygısı” denir. Bu kaygıyla kişi, panik atağının oluşabileceği yerlerden ve durumlardan kaçınmaya başlar, güvence arayışına girer, bu da psikolojide “kaçınma davranışı” olarak adlandırılır. Alışveriş merkezlerine gitmekten, arabaya binmekten ya da spor, seks gibi efor gerektiren faaliyetlerden kaçınmaya başlayabilir. Hatta evde yalnız kalırsa başına bir şey geleceğinden ve yardım alamayacağından kaygılanan kişi evde yalnız kalamaz hale gelebilir ve yanında mutlaka birinin kalmasını ister. Kaçındıkça, kaygıları kişiyi kovalar. Günlük hayatının birçok cephesinde kısıtlanmalar başlar, giderek kişinin yaşam kalitesi düşer. Böylece panik bozukluğu denilen kısır döngü oluşur.”

Panik Atakları Neden Olur?panic attack
Korku ve endişe, sağlıklı her insanın hissettiği insani duygular olmakla birlikte, temel olarak panik atakta yaşanan yanlış alarm durumuna iç içe geçmiş olarak üç neden etki eder. Bunlar “biyolojik, psikolojik ve sosyal nedenler” olarak özetlenebilir. Kişinin içinde yaşadığı sosyal çevre, çocukluk dönemi, geçmiş kayıplar, travmalar, çatışmalar, aşırı stres yüklenme, ekonomik sıkıntılar, kişinin psikolojik ve biyolojik yapısı belirleyici faktörlerdir. Uzmanlar, bizi strese sürükleyen ortamların başında iş hayatı ve başarma hırsının geldiğini ifade ediyor. Pek çok kişi başarısızlığı ‘dünyanın sonu’ gibi görür, işlerin ve kişilerin hatasız olamayacağını kabul etmekte zorlanır. Gerek kişinin işinden beklentileri gerekse yöneticilerin kendisine yüklediği sorumluluklar, çalışanların iç dünyalarında gerilimlere yol açar. Erkeklere oranla kadınlarda görülme sıklığı iki kat olan panik atağın eğitim düzeyi ile bir bağlantısı yoktur. Panik atak hastaları genelde zeki, mesleklerinde başarılı, iş güç sahibi kimselerdir. Kişilik olarak hassas, kendilerine, çevrelerine ve dostluklara önem veren insanlardır. Dolayısıyla panik atak, kişilik zayıflığından kaynaklanan ve kişinin kendi iradesi ile üstesinden gelebileceği bir durum değildir.

Uzmanlara göre iş stresini tetikleyen faktörlerden bazıları:
• Çok fazla sorumluluk altında olmak
• Fiziki görüntü ile ilgili endişeleri olmak
• Mesleki ilerleme ile ilgili endişeleri olmak
• İş tatminsizliği içinde olmak
• Görev dağılımında adaletsizlik olduğunu düşünmek
• Üstündeki yöneticilere duyulan güvensizlik
• Dinlenme ve eğlenceye ayıracak zamanın olmaması
• Yapacak çok fazla şeyin olması
• Birlikte çalıştığı ekipte uyumsuzluk
• İşle ilgili düşüncelerinde reddedilme korkusu
• Özel hayatla ilgili düzensizlikler
• Alınan ücret ve maaşlar konusunda kaygıların olması ve bu konuda yaşanan belirsizlikler
• İş yeri ortamında özellikle kadınlara yönelik gizli ya da belirgin cinsel, fiziksel ve psikolojik tacizlerin olması
• Yakın akraba ya da dostlarından birinin ciddi sağlık sorunları yaşaması.

Panik Atak Yaşandığında Neler Yapılmalı?
Panik atağın şiddetini hafifletmek için bazı teknikler kullanılabilir. Bunlardan en önemlisi nefes alma teknikleridir. Bir kesekağıdı ya da torba kullanılarak nefes alıp vermeye yoğunlaşabilirsiniz. Farklı bir nefes tekniği de derin bir nefes aldıktan sonra nefesinizi 2-3 saniye  tutup, yavaşça bırakmaktır. Bunu 4 saniye boyunca nefes alma, 2-3 saniye tutma ve yavaş yavaş bırakma olarak tekrar edin. Kaygının arttığını hissettiğiniz anlarda tüm dikkatinizi zihninizi dağıtacak bir konuya vermek de başka bir yöntem. Örneğin kaygının hafiflediğini hissedene kadar yüzden geriye doğru sayabilir ya da tüm şehirleri plaka numaralarıyla hatırlamaya çalışabilirsiniz.
Bir başka yöntem de kötü düşünceleri durdurma ve değiştirme tekniği. “Uçak düşecek, yangın çıkacak, kalabalığın altında ezileceğim” gibi olumsuz düşünceleri fark ettiğiniz anda bunları size mutluluk veren bir başarınız, tatilde yaptıklarınız, ailenizle geçirdiğiniz keyifli  anlar gibi düşüncelerle değiştirin.yogaEvde ve Hayatımızda Yapabileceğiniz Değişimler
Profesyonel tedaviye evinizde ve hayatınızda yapacağınız basit ayarlamalarla destek olabilirsiniz.
• Kafein içeren kahve ve alkollü içecekleri minimuma indirin ve mümkün olduğunca tüketmemeye çalışın. Hem alkol hem de kafeinin kaygıyı artırdığı ve panik atağı tetiklediği bilinmektedir. Alkol, alındıktan 6-12 saat sonra panik atağa neden olabilir.
• Stresi kontrol altında tutmaya çalışarak kaslarınızın ve zihninizin rahatlamasını sağlayacak bir aktivite bulun. Düzenli egzersizin yanı sıra yoga, nefes egzersizleri gibi diğer yöntemleri deneyebilirsiniz.
• Düzensiz veya kalitesiz uyku günlük hayatınızı ve stres düzeyinizi etkileyebilir. Düzenli bir uyku için yattığınız ortamın karanlık olmasına ve fazla sıcak olmamasına dikkat edin. Tatil günleri de dahil olmak üzerine uyku saatlerinizin düzenli olması, yattığınız odada televizyon seyretmemeniz, yatmadan en az iki saat önce bir şey yeyip içmeyi kesmeniz ve eğer sigara içiyorsanız uykudan bir saat önce son sigaranızı içmeniz uyku kaliteniz için önem taşıyor.

Young Woman with Her Hand on Her Belly and Man Beside Her WritingTedavi Yöntemi
Tedavi yöntemini, “Bir konfeksiyon ceket giydirir gibi değil, hastanın üstüne ve ölçüsüne göre elbise diken bir terzi gibi belirlenmeli ve kişiye özel olmalıdır.” diye ifade eden Dr. Haşmet Işıklı, tedavi yöntemi ile ilgili şu açıklamalarda bulunuyor; “Hastanın kişilik özelliklerine,  başka hastalıklarının bulunup bulunmadığına, varsa ailevi, sosyal ve ekonomik sorunlarına, işine ve günlük aktivitesine, panik ataklarının şiddetine bakarak o hastaya özel bir tedavi biçimi belirlenmelidir. Hem ilaçlarla hem de çeşitli terapi yöntemleriyle tedavisi mümkündür. Tedavide antidepresan ve anksiyolitik ilaçlar kullanılır. Yeşil reçeteyle alınabilen anksiyolitikler doktor kontrolünde, uygun dozda ve uygun süre kullanıldıklarında bağımlılık söz konusu değildir. Ayrıca davranışçı yöntemlerden nefes ve gevşeme egzersizleri de çok yararlıdır. Tedavi sürecinde birkaç ay panik atak yaşamayan hastaların iyileştiklerini düşünerek kendiliğinden tedaviyi bırakmaları, tedaviye yeniden başlansa bile hastalığın seyrini, tekrarlama riskini olumsuz etkileyen bir durumdur. Bütün alınan önlemlere, uygun ve yeterli süre tedaviye rağmen panik bozukluğu yaşamın bazı dönemlerinde tekrarlama olasılığı bulunan bir hastalıktır. Ancak bu her kişide tekrarlayacağı anlamına gelmemektedir.”

Panik Atağı Yaşayan Kişiye Yakınları Nasıl Davranmalıdır?
Uzmanlar, ailelerin aşırı koruyucu bir tutumdan kaçınmaları ve telaş yapmamalarının yanı sıra tamamen önemsemez bir yaklaşımda da bulunmamaları  gerektiğini belirtiyorlar. Ailelerin tutumu tedavi sürecini olumsuz etkileyebileceği için hasta yakınlarının hastalıkla ilgili bilinçlenmesi önem taşıyor. Genellikle panik ataklı kişilerin aileleri de bu kişilere uyum sağlayarak sinemaya, kapalı alanlara, restoranlara gitmemeye başlarlar. Her zaman ulaşılabilir olmaya, sürekli panik ataklı yakınlarına eşlik ederek, onlara destek olmak için her an yanlarında bulunmaya çalışırlar. Halbuki bu türden yaklaşımların hastaya kısa zamanda yararı olduğu düşünülse de uzun dönemde hasta bu kişilere ve hastalığa iyice bağlanır ve bir daha onu bırakamaz. Bu nedenle panik atak  hastalarının, küçük adımlarla başlayarak başkalarına bağımlı yaşamak yerine eski hayatlarına kavuşabilmek için girişimlerde bulunmaları ve kaçınma davranışlarını bırakmaları gerekmektedir. Aileler de, kişinin yanında olduğu hissettirerek, kişiyi kendi sorumluluğunu alması konusunda da teşvik etmelidir. Panik atak yaşayan kişinin durumu kapris, şımarıklık ya da zayıflık olarak değerlendirilmemelidir.

Panik Atak Hastalığı Olanların Yakınlarına Öneriler
• Paniğin, kişinin kontrolünün dışında olduğunu bilin ve onu anlayın.
• Fiziksel muayene ve tetkiklerde bir şey saptanmayınca hemen bir psikiyatra başvurmasını sağlayın.
• Onu eleştirmeyin, küçük düşürücü ya da zorlayıcı davranışlarda bulunmayın.
• Kaygı ve korkularınızı, iyileşene kadar ona yansıtmayın.
• Hastalık kontrol altında olana kadar ona destek verin.
• Hastayı zorlayarak korktuğu durumlarla yüz yüze getirmeyin (seyahate yollamak, asansöre bindirmek gibi)
• Hastanızın rol yaptığını, kendini naza çektiğini düşünmeyin ve bunu telaffuz etmeyin.
• Onu mutlaka can kulağıyla dinleyin ve anlamaya çalışın.

İçinde yaşadığımız dünya, doğası gereği tamamen kaygısız, kayıpsız, risksiz bir yer olmasa da  tüm zorlukların kolaylıkla aşılabildiği, huzur dolu günler dileğiyle…

Değerli katkılarından dolayı Psikiyatri Uzmanı Dr. Haşmet Işıklı’ya teşekkür ederiz.

Skykonsept Bülten 57. Sayı’da yayımlanmıştır.

Yeni Dinimiz İkonlaşan Markalar – 4 Nöromarketing ve Subliminal Reklam

Nöropazarlama, subliminal reklamcılığın kostüm değiştirmiş hâli mi?

Buraya kadar her şey iyi, güzel, hoş görünüyor. Ama pazarlama dünyasının son dönemde yere göğe sığdıramadığı, adına ‘nöromarketing’ dediği bu ‘bilimsel’ yöntemin, aslında allanıp pullanıp yeniden ısıtılarak önümüze getirilmiş bayat bir yemekten pek de farkı olmadığını düşünmeden edemiyor insan. İlk kez 1957’de kullanılan ve daha sonra 1964’te İngiltere, 1974’te ABD olmak üzere dünyadaki 55 ülke tarafından yasaklanan subliminal reklam yönteminin adeta daha masum bir imajla kamufle edildiği, legal olarak yeniden kurgulandığı ve yutturulmaya çalışıldığı bir yeniden buluş senaryosu…

candies-image-1

Sefer Darıcı’nın ‘Sexsellers-Subliminal İşgal’ kitabında bahsettiği gibi, subliminal mesajlarla bireyin ya da grupların davranışlarını verilen mesajın içeriğiyle hedefe doğru yönlendirmek mümkün. Temelde yatan amaç, arzu ve isteklerin ihtiyaç gibi algılatılması. Doğası gereği insan, ihtiyacı karşılanmadığı zaman mutsuz olur. Reklam sektörünün satış öncesi yaptığı da budur. Ürün hakkında beklenti yaratmak, ürüne sahip olunmadığı zaman toplumdan dışlanma, alay edilme, gizli aşağılanma, eksiklik ve mutsuzluk hissinin oluşacağının altını çizmek. Sonuç; daha ürün gelmeden mağazalar önünde oluşan kuyruklar, hiç görmediği bir ürünü satın almak için aylar öncesinden ismini yazdırıp sıraya giren tüketicilerdir. Subliminal mesajlar duyu organlarımız aracılığıyla bazı arketipler kullanılarak bilinçaltımızda çeşitli “izler” ve “etkiler” bırakıyor. Bu arketiplerin içinde iki tanesi var ki, bilinçaltımız her şeyi bir yana bırakıp sıralamada onları en öne alıyor. Bunlar doğum ve ölüm arketipleridir. Bilinçaltı doğum arketipini “seks” ve ölüm arketipini de “korku” unsurlarıyla ilişkilendiriyor. Bu arketipler ve onların bağlı uyaranları, çeşitli yöntemlerle ses, resim, video gibi araçların içine bilincimizin fark etmeyeceği ama bilinçaltımızın çok net algılayabileceği tekniklerle gizleniyor. Tekrarlarla güçlendiriliyor. Sürekli tekrarlanan yalan, bir müddet sonra kendi doğrusunu yaratıyor.

İnsanlarda amigdalanın bilinçaltı mesajlarla uyarılması, hem mesajda altı çizilen duygunun algılanmasını hem de bunlarla ilgili otonom yani belli bir kalıba girmiş, şekillenmiş, aynı davranışı gösterme durumunu; aynı markayı alma, aynı diziyi, filmi izleme yani bir nevi bağlanma oluşumunu tetikliyor. Cinsel içerikli mesajlarla artırılan haz duygusu ve bu mesajın sürekli birlikte kullanıldığı, birlikte algılatıldığı, ürünü satın alma şeklinde gerçekleşen ödüllendirme bir müddet sonra koşullanmaya neden oluyor. Capital’in Lindstorm ile yaptığı röportajdan çarpıcı bir örnek bize bunu daha net açıklıyor.  “Sidney’de yeni bir Apple mağazası açıldığında 4 bin kişi uzun bir kuyrukta bekliyordu. Sıradakilerle sohbet ediyordum. Birine neden orada olduğunu sordum, “Çünkü, Apple’ı seviyorum” dedi. Bu adam Kaliforniyalıydı ve sadece Apple mağazasının açılışı için Sidney’e 16 saatlik uçak yolculuğu yapmıştı. Bunu neden yaptığını sorduğumda, tüm yeni mağaza açılışlarını takip ettiğini, geçenlerde de bu yüzden Tokyo’ya gittiğini söyledi ve açılışlardan tek aldığı bir Apple tişörtüydü.”

the silence of the lambsDoğum, ölüm, haz ve korku arketiplerinin kullanılan en önemli arketipler olduğu ve tekrarın mesajın etkisini artırdığını daha önce belirtmiştik. Aynı mantıkla cennet ve cehennem kavramlarını muhakeme edecek olursak eğer, subliminal mesajların tahminimizden çok daha eski zamanlara ve çok daha geniş bir alanda yayılmış olabileceğini düşünmek herhalde çok da yersiz olmayacaktır.

İşin başka bir ilginç tarafı da nöromarketingciler tarafından 2000’lerin ilk yarısında ortaya atıldığı iddia edilen ”Eski Beyne Satış Yapmak” teorisinin, aslında 1970’li yıllarda Fransız Dr. Gilbert Clotaire Rapaille’in korteks yani limbik beyin ve sürüngen beyin tanımları üzerinde durarak, satınalma kararlarının çok güçlü bir biçimde sürüngen beyin etkisi altında verildiğini ifade etmiş olması ve bu konuda çalışmalar yapmış olmasıdır.

Pazarlamanın gelişimi, hâliyle birçok tartışmaya da zemin hazırladı. Bir kesim yöntemlerin bir bakıma zihne hükmetmek olduğunu ileri sürdüğü için zararlı olduğunu savunurken, diğer taraf ise insanların karar mekanizmasının çözülmesinin, beyinlerini ve davranışlarını kontrol etmek anlamına gelmediği iddiasında. Aynı ya da farklı olmasının bir önemi yok, sonuç olarak her ikisi de ne olursa olsun izinsiz olarak insanların bilinçaltına sızan, onları istemleri dışı etkilemeyi hedef alan yöntemler. Hatta biraz daha büyük resme bakacak olursak; din, siyaset ve ekonomi ile ilgili pek sorgulanmayan ayrıntıları tartışan ‘Zeitgeist The Movie’ isimli belgeselde de bilinçaltına yönelik bazı yöntemler kullanılarak kitlelerin büyük şirketler, kurumlar ve hükümetler tarafından nasıl kontrol altına alındığını ve belli amaçlar doğrultlsunda manipule edilerek yönlendirildiği anlatılmaktadır. Ve görünen o ki, artık hayatımızın pek çok alanında bu yöntemlere maruz kalmadan yaşamımızı sürdürme fikri gün geçtikçe daha da fazla fantastik hal alıyor.

subliminal-advertising_cocacola

Bazı noktalarda algımızı kontrol edemiyoruz belki ama restoranların ya da emlakçıların ”decoy effect” denilen, Türkçe’ye ”yem etkisi” olarak çevirebileceğimiz kötü ev-yüksek fiyat, orta hâlli ev-daha da yüksek fiyat gibi oyunlarına maruz kaldığımızda tuzağa düşmemek bizim elimizde. Elbette neye gerçekten bağlandığımızın ve neye etki altında kalarak bağlandığımızı sandığımızın en azından “farkında” olmak da öyle…


Yazan: Canan Yüce

Psikeart Dergisi – Sayı; Bağlanmak

Mart-Nisan 2013

Yeni Dinimiz İkonlaşan Markalar – 3 Bağ-ım-lılık

Yeni bir mecra olmasına rağmen dijital pazarlama da değişimden nasibini alıyor.

firefoxMediaCat’in verdiği bilgilere göre mobilite ve dijital mecraların hayatımızdaki yeri ve önemi arttıkça pazarlamanın çehresi de değişti. Dijital pazarlamanın alanına giren SMS/e-mailing, sosyal medya, aplikasyon, QR kod, interaktif oyun vb. araçlarla hedef kitle ile daha da yakın, interaktif bir iletişim sağlanabiliyor. Ortam dijital olunca yapılan işlerin raporlanmasının yanı sıra, konvansiyonel araçlara göre daha nesnel olmasına rağmen nöromarketingin sayısal verilere duygusal açılımlar katması da oldukça önem kazanıyor. ‘Bir web sitesi sayfasına kaç kişi tıkladı’, ‘o sayfada ne kadar süre kaldı’ gibi verilerin yanı sıra ‘kişi aslında o anda ne düşünüyor’, ‘hangi duyguları besliyor’ gibi sorulara da cevap alınabiliyor. Üstelik internette attığımız her bir adımı bilen Google’ın yanı sıra ABD, İngiltere, Güney Kore gibi pek çok ülkede faaliyet göstermesi yasaklandığı hâlde Türkiye’de gezinti.com servisi aracılığı ile tüm Ttnet abonelerinin internet trafiğini gözetleyen Phorm gibi şirketler sayesinde istenilen bilgiyi ölçümlemek çocuk oyuncağı olsa gerek.

Box Office başarısı “Nörosinema” ile artık garanti.

Nöropazarlama teknikleri, reklamların yanı sıra Hollywood filmleri, dizi filmler ve polika gibi propaganda malzemesi kullanılan her alanda hızla yükselen bir akım. Oscar Ödülleri’nde “neuromarketing” kelimesinin geçmesi çok da eskilere değil, sadece 1 yıl önceye dayanıyor. Avatar filminin çekimi sırasında kullanıldığı açıklanan nöropazarlama ölçümleri, Hollywood’da sıklıkla başvurulan bir yöntem hâline geldi. Karakterleri, senaryoları, sahne efektlerini nörofeedback denilen geri bildirimlerle oluşturuyorlar. Princeton Üniversitesi’nde psikoloji profesörü Uri Hasson, ilk defa “nörosinema” kelimesini film yapımcılığındaki nörobilim ölçümleriyle ilgili yazdığı ünlü makalesinde kullandı. Akademi dünyasının ve film endüstrisinin farkına vardığı nörosinema ölçümleri Oscar’a giden yolda önemli bir yapıtaşı olarak nitelendiriliyor. 187 milyon dolarlık gişe hasılatı olan ve türünün en iyi korku filmlerinden biri olarak kabul edilen The Grunge (Garez) filminin yapımcısı, bu filmi çekerken nöromarketing  yöntemlerinin kullanıldığını ve çok iyi sonuç elde edildiğini belirtmişti.

Nörosinema araştırmalarıyla TV programları ve diziler de ölçümlenebiliyor. Bu ölçümler sonucunda dizilerdeki oyunculardan hangisinin duygusal ilgiyi artırdığını ya da senaryonun en dikkat çeken bölümlerinin neler olduğu, izleyicilerin bilinçdışındaki duygusal tepkileri analiz edilerek bulgulanabiliyor. Böylelikle ölçümler sonucunda optimize edilen dizilerin izleyiciyi daha çok cezbetmesi ve ratinglerinin daha yüksek olması sağlanıyor. Martin Lindstrom ‘Buyology’ kitabında ABD’de Quiz Show ve American Idol gibi TV programların yayınlanmaya başlamadan önce beğenilip beğenilmeyeceğinin yapılan nöropazarlama ölçümleri sonucunda önceden belirlenebildiğini belirtiyor. Bu nöro ölçümlerin sonucuna göre ürün yerleştirmeleri ve dizi içindeki reklamlar tam olarak ilginin en yüksek seviyeye çıktığı saniyelerde yapılabiliyor. Dolayısıyla bu ölçümler dizilerin etkisini artırmak için yapımcıların işine yaradığı gibi, reklamveren şirketlere de yol gösteriyor.

Türk TV izleyicisinin bilinçaltı kodları reklam, film ve dizi ölçümlerinde, samimi ve içten bir sarılmanın ve tensel temasın olduğu sahnelerin izleyicilerin dikkat seviyesini yukarı çektiğine işaret ediyor. Bir diğer bulgu ise silah, bıçak ve herhangi bir saldırının olduğu, korku algısı yaratan sahnelerde duygusal ilginin arttığını gözlemleniyor. İzleyici ekrana kilitleniyor. Sabah gazetesinde yer alan habere gore, ‘Kuzey Güney’ dizisinde Buğra Gülsoy’un canlandırdığı ‘Güney’, hemen her sahnede Kıvanç Tatlıtuğ’un oynadığı ‘Kuzey’den daha çok ilgi çekiyor. Hatta ‘Kuzey’in ‘Güney’e yumruk attığı sahnede, duygusal ilgi eğrisinde sert ve ani bir düşüş yaşanıyor. ‘Muhteşem Yüzyıl’da Hürrem’in göründüğü sahnelerde dikkat artmasına rağmen duygusal ilgi ya yatay seyrediyor ya da düşüyor. Buna karşın ‘Şehzade Mustafa’ ve ‘Kanuni’nin olduğu sahnelerde duygusal ilgi daha yüksek. ‘Öyle Bir Geçen Zaman Ki’ dikkat açısından ilk sırada yer alırken aynı dizi duygusal ilgi bakımından en son sırada. Stres skoru itibariyle ilk sıra yer alan dizi ise Adını Feriha Koydum oluyor. Bu sonucu etkileyen en önemli nedenlerden biri dizinin oyuncularından Vahide Gördüm’ün özel yaşamında kanser hastalığı ile mücadele ediyor olması. Pınar Labne, Fiat, Punto Evo, Turkcell’in “Hayat Paylaştıkça Güzel” reklamının kısa versiyonu ise Türkiye’de nöromarketing yöntemleri kullanılan reklamlardan bazıları.

Her yerde karşımıza çıkan nöromarketing politika alanında da etkili bir enstrüman.

ABD seçimleri sırasında George W. Bush, rakibi Al Gore’e karşı subliminal mesaj içeren propaganda kullandığı için mahkemelik olmuştu. Devlet başkanlarının fotoğraflarına göz attığımızda genelde mavi bir fon önünde durduklarını görürüz. Türkiye’de Cem Uzan, Genç Parti seçim çalışmalarında danışmanlarının uyarısı ile istikrarın, devamlılığın ve temizliğin simgesi olan kolları katlanmış “beyaz” gömlekleri ile hafızalarımızda yer aldı. ABD Başkanı Barack Obama’nın Kasım 2008’deki seçim zaferinin arkasındaki isim, teknolojinin olanaklarını ve nöromarketingi en efektif şekilde kullanmasıyla ünlü David Plouffe.

Anka’nın haberine gore yapılan en son araştırmada ise TBMM’deki 2013 yılı bütçe tasarısı konuşmalarının ilk ve son 5’er dakikası analiz edildi. Kılıçdaroğlu’nun konuşmasının Erdoğan’ın konuşmasına göre daha fazla ilgi çekici ve “düşündürücü” olduğu belirtildi. Araştırma sonuçlarına göre, konuşmalarda öne çıkan cümleler şöyle;

Kılıçdaroğlu’nun en çok heyecanlandıran cümlesi: “Bir siyasal iktidarın yasal zeminde çalışıyor olduğuna inanmamız için parlamentonun kabul ettiği yasalara uyması gerekir.”
-Kılıçdaroğlu’nun en çok düşündüren cümlesi: “Hem darbe hukukunun arkasına saklanacaksın, hem ben darbeye karşıyım diyeceksin.”
-Kılıçdaroğlu’nun en çok hayal kırıklığı yaratan cümlesi: “Yüzde 10 barajına, yani Kenan Evren’in, yasanın arkasına niye saklanıyorsun?”
-Erdoğan’ın en çok heyecanlandıran cümlesi: “Milli bütçede birinci sırada yer alan eğitimde, 10 yılda 181 bin 419 yeni derslik açtık.”
-Erdoğan’ın en çok ilgi çeken cümlesi (Aynı anda ekrana Bakanlar Kurulu geliyor): “Tüm bakan, milletvekili arkadaşlarımıza, bürokrat ve teknokratlarımıza şahsım, milletim adına teşekkür ediyorum.”
-Erdoğan’ın en çok düşündüren cümlesi: “44 bin 835 nitelikli yatağımızla vatandaşlarımızın sağlık hizmetini en güzel şekilde almasını sağlayacağız.”
-Erdoğan’ın en çok hayal kırıklığı yaratan cümlesi: “Göreve geldiğimizde 178 bin insan gücü varken, bu rakam bugün 462 bine çıkmıştır.”   

Yazan: Canan Yüce

Psikeart Dergisi – Sayı; Bağlanmak

Mart-Nisan 2013

Yeni Dinimiz İkonlaşan Markalar – 2 Markaya Bağlan-dırıl-ma

Beynimizdeki satın alma düğmesine basmak…

brain1Nöromarketing için kullanılan teknikler tüketicinin ‘gerçekten’ ne düşündüğünü söyleyerek, ürün geliştirme, tutundurma, bağlılık anlamında yol haritası çizmek için önemli ipuçları sunuyor. Artık oldukça popüler hâle gelmiş bir ifadeyle söylemek gerekirse, tüketicinin zihnindeki satın alma düğmesinin yerini işaret ediyor. Reklam, pazarlama görseli, sloganı, film veya ambalajla ilgili veriler fMRI’ın yanı sıra, SST (Steady State Topography), EEG (Electroencephalography), Göz İzleme (Eye-Tracking), Deri İletkenliği gibi yöntemler de kullanılarak gönüllü deneklerin izledikleri görüntüden ne kadar etkilendikleri analiz edilebiliyor. O görüntünün ne kadar dikkat çektiği, ne kadar duygusal ilgi uyandırdığı ve ne kadar rasyonel zorlanmaya yol açtığı hesaplanıyor. Sonrasında ise deneklerin duyguları sayısal olarak ifade edilip, saniye saniye görüntülerle birlikte raporlanabiliyor.

Kaynaklar, nöropazarlamanın temellerinin Patrick Renvoise’in 2002’de ‘Eski Beyne Satış Yapmak’ adlı metodu ortaya sürmesiyle atıldığını söylüyor. Renvoise, ‘Nöromarketing’ adlı kitapta, beynin nasıl karar verdiğini anlatan bu teoriyi şu şekilde açıklıyor; beynin sağ yarım küresinin sanat, müzik, yaratıcılık gibi soyut kavramlarla, sol yarım kürenin ise dil, mantık, matematik gibi doğrusal düşünceler ile ilgisi vardır. Beyni aynı zamanda farklı hücresel ve işlevsel özellikleri olan üç bölüme ayırabiliriz. Yeni beyin yani korteks düşünür, rasyonel verileri işler, entelektüel süreçlerden sorumludur. Orta beyin, hisseder, duyguları işler. Eski beyin ise karar vericidir. Kararlarımızı mantık yardımıyla, düşünerek değil, duygularımızla veriyoruz. Satın alma kararlarını etkileyen en önemli merkez yalnızca duygularla harekete geçen eski beyin adını verdiğimiz bölgedir.

cocacola-pepsiCoca-Cola’yı sadece Pepsi’den daha iyi olduğu için içtiğinizi düşünüyorsanız muhtemelen yanılıyorsunuz. Çünkü 2004’te yapılan efsane kola testine göre hangisi olduğu söylenmeden her iki kolayı tatmaları istenen denekler, ikisi için de benzer beğeniler göstermişler. Fakat hangisinin Coca-Cola, hangisinin Pepsi olduğu söylendiğinde deneklerin dörtte üçü Coca-Cola’yı tercih etmişler. Nöropazarlamanın gelişiminde kilit rol oynayan bu araştırma bize, tüketicilerin duygusal bağ kurdukları markalarla ilgili olumlu duygular geliştirdiklerini ve bu durumun da beyinlerinin kimi bölgelerinde hareketlenmeye neden olduğunu gösteriyor.

heinz-ketchupRetail.com.tr’ye göre, alışveriş yapmak birkaç saniyeliğine de olsa dopamin düzeylerimizin artmasına ve keyif duymamıza neden oluyor. Fakat keyif aldığımızda harekete geçen, bizi heyecanlandıran, kalp hızımızı artıran dopamin, haz alınan şey arka arkaya tekrarlandığında artık eskisi kadar heyecan vermemeye başlıyor. Maymunlar üzerinde yapılan deneyler, maymunların en sevdiği gıdalardan biri olan elma suyu verildiğinde harekete geçen dopaminin, elma suyu seansları tekrarlandığında, bir süre sonra etkisini kaybettiğini gösteriyor. Diğer yandan, maymunlara elma suyu vermeden önce bir ses veya başka bir işaret verildiği takdirde, bir süre sonra elma suyu yerine, beyinleri o işarete tepki vermeye, onunla heyecan duymaya başlıyor. Jonah Lehrer, bu durumu hazzın işaretinin, hazzın kendisinden daha önemli olması diye tanımlıyor. İşte bu nedenle markalar, ürünlerin kendisinden daha fazla önem taşıyor. Doğal olarak bir marka ne kadar çok fiziksel işaretleyici/hafıza sabitleyici taşıyorsa, tüketicinin gözünde o kadar büyük bir haz nesnesi hâline gelebiliyor. Şekiller, renkler, sesler, hatta kokular ve dokular, bir markanın bileşenleri olarak tüketiciye o ürünün veya hizmetin verdiği hazzın çok daha fazlasını sunuyor. Böylece şirketler, üzerimizde tam bir duygusal etki yaratabilmek için, sadece bizi logolara boğmak yerine aynı anda burun deliklerimize koku püskürterek ve kulaklarımıza müzik nağmeleri ulaştırarak daha iyi sonuç alabileceklerini keşfediyorlar.

benetton-nunprisetYıllar önce Kanada’da beyin görüntüleme teknikleriyle dinsel duygular ve markalar arasındaki ilişkiyi ortaya çıkarmayı hedefleyen bir araştırma yapılmış. Öncelikle rahibelerden oluşan katılımcı gruba kendileri için en önemli dinsel ‘görüntü/deneyim/anı’larını anlatmaları istenmiş. Bu anlatım sırasında beynin huzur, neşe, sevgi gibi duyguların merkezi olan caudat çekirdeğinde ve dinsel duygu çağrışımlarıyla bağlantılı olduğu ortaya çıkan insula bölgesinde gözlenen bir canlanma kaydedilmiş. Daha sonra farklı deneklerin, markaların logolarına bakarken ve reklam filmlerini izlerken beynilerinin aynı bölgesinde aynı şekilde bir canlanma gerçekleştiği gözlemlenmiş. Aslında gönüllülerin markalara ve dinsel ikonlara gösterdiği tepkilerin benzer değil, neredeyse özdeş olduğu ifade ediliyor. Lehrer “How We Decide: The New Science of Decision Making” adlı kitabında, bazı markaların sadece logosunun görülmesinin bile beyinde dinsel uyarılarla harekete geçen aynı merkezlerin aktive edilmesine yeterli olduğunu söylemiştir.

Algılarımızla flört eden hafıza sabitleyiciler…

İdeal bir marka yaratımının asıl unsuru görsel, sözel ya da imgesel olarak tüketicinin zihninde “gerçek” bir yer elde etmektir.” Bu net olarak tanımlanan değer üzerine ses, renk, bazen koku gibi hafıza sabitleyiciler de kullanarak “simgesel bir değer” inşa edildiğinde projeksiyondaki marka yaratılmış olur. Tüketici için bir zaman sonra simgesel ya da işlevsel değer değil, bütüncül bir marka algısı oluşur.

sexinads14Sesin görmemizi sağlayabildiğini, kokunun kulağımıza bir şeyler fısıldadığını, tatların gözümüzün önünde anılar canlandırdığını artık biliyoruz. Pazarlamacı ve reklamcılar için bu yeni bir bilgi olmasa da, bilgiyi pazarlama stratejisinin bir parçası hâline getirmek yeni sayılabilecek bir yaklaşım. Truvainegi.com’a gore sesi başka bir duyuyla özdeşleştirmeden sadece ses olarak algılamak bile markanın hatırlanması açısından oldukça önemlidir. Jingle’lar olmadan reklamların hatırlanma oranlarının yüzdesi muhtemelen yarı yarıya düşerdi. Zippo’nun tüketicinin zihninde ayrı bir yer edinmesindeki en büyük pay, açılırken çıkardığı ”klik” sesidir. Yine kutu içeceklerin açılırken çıkardığı o iç gıcıklayıcı ses, tüketicinin ağzının sulanmasında etkilidir.

Sesten daha önemli olan diğer bir faktör de kokudur. Koku, zihinimizde çağrışımlar yapıp olaylar arasında ilişki kurmamızı sağlayan en önemli güçlerden biri. Peki, kokuyla olan bağımız neye dayanır? Dalin pudrasını kokladığımızda çocukluğumuzu hatırlamamız, fırından gelen pişmiş ekmek kokusunun annemizi hatırlatması tesadüf müdür? Markalara ve doğal olarak bizim için onların birer simgesi hâline gelen kokulara atfettiğimiz anlamlar ve yıllarca deneyimlerimizle oluşturduğumuz duygusal kodlar var. Bu kodların denetimini elinde tutan limbik sistemimizle bir şeyi kokladığımız anda açılan koku algılayıcılarımız arasında direkt bir yol olduğunu düşünürsek hiçbiri tesadüf değil.

Süpermarketlerin taze ekmek kokusunu yeterince alabilelim diye fırınlarını girişe yakın kısımlara yerleştirmeye özen supermarketgöstermeleri, şarap alırken çalan klasik müziğin etkisinde kalıp tercihlerimizi o doğrultuda değiştirmemiz, vanilya kokusunun insan zihninde ”dişilik” olarak kodlandığı bir araştırmayla kanıtlandıktan sonra Zara, Bershka gibi mağazaların bu doğrultuda harekete geçmeleri, Singapur Havayolları’nın müşterileriyle ilişki kurdukları her alana püskürttükleri egzotik koku, Mc Donalds’da insanların yemeklerini daha hızlı yemeleri için hızlı ritimde, aksine Calvin Klein mağazalarında daha fazla vakit ayırmamız için çalan yavaş ritimdeki müzik, Facebook’un özenle seçilmiş mavi beyaz renkleri ile kullanıcılarını sitede daha uzun tutma çabası, fastfood restaurantlarında insanların daha kısa zaman geçirmeleri için kahverengi masa ve sandalyelerin kullanılması… Bütün bunlar, nöromarketingin pazarlamaya yaptığı katkılardır.
psikeart-baglilik

Yazan: Canan Yüce

Psikeart Dergisi – Sayı; Bağlanmak

Mart-Nisan 2013

Yeni Dinimiz İkonlaşan Markalar – 1 Duygusal Markalama

Apple bilgisayarların Hollywood sinemasında gerçek hayattan çok daha sık kullanıldığını fark etmiş miydiniz? Ya da film nerede geçerse geçsin mutlaka Starbucks’ta bir kahve içildiğini? Bazen en doğal çiçek veya meyve kokusunu sevmemize rağmen neden en pahalı parfümleri satın alıyoruz? Rahat giysileri sevdiğimiz halde seçimlerimizde bağımsızlığımızı nasıl kaybediyoruz? Neden bir piyanist için ölünceye kadar bir Steinway’i çalabilme şansına erişmek büyük bir rüyadır? Peki ya Harley Davidson’ın doğum günü kutlamaları için her yıl yüzbinlerce Harleycinin, Milwaukee’ye gitme sebebi nedir? Google, Apple, Hello Kity, Diesel, Guiness bira ya da Nutella’dan bahsetmeye gerek bile yok.

Marlboro-and-Harley

Daha iyiye doğru farklılaşmak adına zevklerimize aldanıyor ya da zevklerimizi aldatıyoruz. Doğal halimizi kaybetmek pahasına her gün biraz daha yapaylaşan zevkimize inanıyoruz. Kişiselleştirici farklar vadeden reklamların etkisiyle, farklı olduğumuzu dünyaya göstermek istiyoruz. Çoğu zaman farklılaşmak adına aynılaştığımızın farkına bile varmadan… Herkesin farklılaşma peşinde olduğu günümüz koşullarında artık markalar bu farklılığı, aidiyet ve kimlik gibi sosyolojik oluşumları da ilgilendiren duygusal bağlarla yaratmaya çalışıyorlar. Nasıl ki bir insanın boynundaki haç ya da heksagram hangi dine mensup olduğu hakkında kendisini tanımayanlara ipucu veriyorsa, üzerinde Tommy Hilfiger ya da Lacoste amblemi olan bir tişört de karşı tarafa kim olduğu hakkında ipucu verdiği için giyiliyor. Bu yüzdendir ki markalar, tüketicinin kalbinde ‘Love Mark’ olmak için birbirleriyle yarışıyor.

 

Farklı ambalaj tasarımlarına beynin verdiği tepkiler nelerdir? Yeni bir ürün piyasaya çıktığında seçilecek en doğru renk hangisi olmalıdır? Tüketici hangi kokuya ne tepki verir? harvey_nicholsMüzik, verilen mesajlara ne katar, mesajdan ne götürür? Reklam araçları içinde en dikkat çeken/çekmeyen araç hangisidir? Geleneksel araştırma yöntemlerinin bu sorulara %100 doğru sonuçlar verdiğini söylemek pek de mümkün değil. İnsanlar genellikle düşünceleri sorulduğunda rasyonel cevaplar vermekte zorlanıp duygusal içerikli cevaplar verme, kendilerini olduklarından farklı gösterme, beğenilerini ve tercihlerini farklı ifade etme eğilimindedirler. Örneğin, kadınlara Calvin Klein’den 400 dolarlık bir gecelik almalarının nedeni sorulduğunda verdikleri ilk cevap “kalite” oluyor. Bu rasyonel sebebin dışında aslında o gecelik; eşine daha güzel gözükme arzusu, Calvin Klein mağazasından alışveriş yapmanın sosyal statüsünü artıracağı inancı gibi duygusal ihtiyaçlara da karşılık veriyor.

 

Pazarlama dünyası son iki yıldır koku, ambalaj, reklam, müzik, ürün, logo gibi bir uyarıcı 9909 (5)karşısında tüketicilerin beyinlerinde oluşan tepkilerin saniye saniye ölçülmesi sonucunda, uyarıcının yarattığı hislerin analiz edilebildiği yöntemler kullanan yeni bir stratejiye dört elle sarılmış durumda. Pazarlamanın öznesi olan insan beyninin nasıl çalıştığını ve nasıl karar verdiğini bilimsel tekniklerle ölçen bu yeni bilim-pazarlama yöntemi “Nöromarketing” (Neuromarketing) olarak adlandırıyor. Beynin sırlarını çözmeyi amaçlayan pazarlama endüstrisi, pre-test ve post-testler ile dikkat (attention), duygusal bağlılık (emotional engagement), akılda tutma (memory retention) gibi üç önemli parametreyi ölçümlüyor. Bu yolla tüketicinin duygularını, heyecanlarını, arzularını, korkularını ve müşterilerin tercihlerini neyin belirlediğini saptayarak aynı anlamın nasıl tekrar inşa edileceğini ortaya koyuyor.

 

Sigara paketleri üzerindeki sağlıkla ilgili uyarıcı yazıları hepimiz görmüşüzdür. Sizin de bildiğiniz gibi bu yazılar ile amaçlanan, sigara içenleri sigara bırakmaya ikna etmek ya da onları bir nebze de olsa sigaradan uzak tutmaktır. Dr. Calvert ve ekibi bu konuyla ilgili yaptıkları deneyde sigara tüketicilerine “Bu uyarıcı yazılar gerçekten işe yarıyor mu?” diye sorduklarında deneklerin büyük kısmından  “evet işe yarıyor” cevabını aldılar. Sigara içenler gerçekten böyle mi düşünüyorlardı? Elbette “hayır”. Öyleyse niçin ankette soru yöneltilen bu kişiler evet cevabını verdiler? Olması gereken cevabın bu olduğuna inandıkları ya da araştırmacıların duymayı istediği cevabın evet olduğunu düşündükleri için. Belki de sigara içmeleri sebebiyle yakalanma ihtimalleri olan herhangi bir hastalıktan ötürü suçluluk duyduklarından…
anti-smoking-campaign

Peki, nasıl oluyor da onlar evet dedikleri hâlde cevabın hayır olduğu bu kadar kesin iddia edilebiliyor? Çünkü bunu bize fMRI (Fonksiyonel Manyetik Rezonans Görüntüleme) söylüyor. Yapılan bu deneyin sonucunda, Dr. Calvert ve ekibi anladı ki; sigara paketleri üzerindeki bu uyarıcı yazılar beyin üzerinde ‘Cravin Spot’ denilen alan yerine “Nucleus Accumbens” denilen alanı uyarıyordu. Beynin bu alanında salgılanan dopamin sebebiyle, algıladığı o objeye karşı daha şiddetli istek duymasına neden olunuyor, bu uyarıcı yazılar sigara içenleri caydırmak yerine, sigara içmek için teşvik ediyordu. Dr. Calvert’in de açıkladığı gibi, 123 ülkede yapılan non–smoking yasal düzenlemeler ve reklamlar için harcanan milyonlarca dolar boşa gitmiştir. Bu gerçeğe rağmen sigara paketleri üzerinde bu yazıların var olmaya devam etmesi ise apayrı bir tartışma konusudur.

 

psikeart-baglilikYazan: Canan Yüce

Psikeart Dergisi – Sayı; Bağlanmak

Mart-Nisan 2013

Robotların Vicdanı Olur mu?

“Üç Robot Yasası;
Yasa 1- Bir robot, insan yaşantısına asla kast edemeyeceği gibi, etkisiz kalmak yoluyla bile olsa, bir insanı karşı karşıya kaldığı tehlikeyle yalnız bırakamaz.
Yasa 2- Bir robot, birinci kuralla çelişkili olmaması koşuluyla, verilen tüm emirleri yerine getirmekle yükümlüdür.
Yasa 3- Bir robot, kendi öz varlığını korumak için birinci ve ikinci kuralla çelişkili olmayan her harekete başvurabilir.”

Isaac Asimov

isaac-asimov

Homeros, ˙Ilyada adlı eserinde hareketli ¨üç ayaklılardan bahsetmektedir. Jason ve Argonotlar adlı Eski Yunan efsanesinde de tanrılar tarafından “programlanan” Talos adlı dev bronz nöbetçi karşımıza çıkar. Bir hint efsanesinde de hareket eden mekanik fillerden bahsedilmektedir. Eski Mısırlılar yaptıkları tanrı heykellerine mekanik kollar eklemişlerdir.

Bundan 3000 yıl önce adı geçen bu tür hareket eden mekanizmalar, daha sonraları Isaac Asimov’u etkileyecek olan modern bilim kurgu edebiyatının öncü yazarlarından Karel Capek’in, R.U.R adlı tiyatro oyununda ilk kez “Robot” adını alırlar.

Bedir Yılmaz’ın, kayiprihtim.org’daki incelemesinde söylediği gibi, “Üç Robot Yasası”, “Robot Konuşması” , “Grup Zekası” veya “Uzay Güneş Enerjisi İstasyonları” gibi kavramların ilk kez kullanıldığı öyküleri içeren Asimov’un “Ben, Robot” adlı kitabı, bilim ben-robotkurgu ve hatta bilimin kendisi için devrim niteliğindedir. 20 yaşındaki Isaac Asimov’un pozitronik robotlarının o sempatik-marjinal hali, tüm canlıların içerisinde bir dengine rastlanamayacak zekası, sınırsız yetenekleri ve karşı konulmaz yıkma potansiyeliyle kendini kainatın efendisi addeden “insan”a sessizce meydan okur.

Her Asimov robotu, ayrı birer kişiliğe sahiptir. Her biri özel birer üretim amacına hizmet eden bu robotların üretiminde insanoğlu taklit edilmiş olduğundan, karakterleri de bu üretim amacının izlerini taşımaktadır. Farklılıklarının temel kaynağı, tüm devrelerinin koordine çalışmaları sonucu ortaya çıkan bir “Robot Süper Egosu”nun varlığıdır.

10 hikayeden oluşan Ben, Robot; US Robotics’in tartışmasız en ünlü bilim kadını, “robotların anası” olarak anılan robopsikolojist Dr. Susan Calvin’in, mesleki kariyerinin sıra dışı olaylarını bir bilim muhabirine anlatmaya başlamasıyla gelişir. Anlattıkları gazete ve onu takip eden kalabalık için fevkalade bir önem taşımaktadır. İnsanlık, robotların gelişiyle bir daha asla geri dönülemeyecek bir yola girmiştir ve Dr. Susan Calvin, bu devre her yönüyle tanıklık etmiş yegane kişidir.

 

herbieBeyaz yalanlar da öldürücü olabilir…

Bu hikayelerden biri olan Yalancı! (Liar!)’da RB-34 nam-ı diğer Herbie, beklenmedik biçimde insan zihnini okuma yeteneğine sahip bir robottur. Problem onun zihinleri okuyabiliyor olması değil, bunu yapmasını sağlayan şeyin ne olduğunun saptanamamış olmasıdır. Ve karantinaya alınan Herbie’nin gizemini çözebileceğine inanılan tek kişi Susan Calvin’dir. Dr. Calvin, Herbie’nin zihnini okuduğu diğer insanlara 1. Robot Yasası gereği; onları inciterek zarar vermemek için gerçekler yerine onların duymak istedikleri beyaz yalanlar söylediğini fark eder. Fakat Herbie Dr. Calvin’e bu sebeple öyle hassas bir konuda yalan söylemiştir ki, bu yalan kendi sonunu hazırlar. Öyle ki, Herbie eğer Susan Calvin’in sorduğu yeni soruya cevap verirse gerçekleri duymak insanları incitecek, eğer cevap vermezse cevabı öğrenememek yine insanların incinmesine yol açacak ve onlara zarar verecektir. Ne var ki Herbie’nin “robot vicdanı” doğru ile yanlışı sağlıklı olarak ayırt edebilen doğal bir iç yargı yetisi değil, aslında karşılıkları 0 ve 1 arasında matematiksel değerler olan öğrenilmiş tepkilerden ibaret bir bulanık mantıktı. Tarifsiz bir ikilemde kalan Herbie kısa bir süre sonra bir çeşit kısa devre yaparak yere yığılır. Dr. Calvin’e söylediği affedilemez yalan onu kendi “robot vicdanı” ile vurmuş ve ölmesine sebep olmuştur…

“Makineler düşünebilir mi?”

Asimov’un Üç Robot kanunundan bahsedişinden kısa bir süre sonra düşleyen insanların bile aykırı ve çılgın addedildiği 1950’li yıllarda İngiliz bilim adamı Alan Turing, çağdaşlarının sormaya dâhi cesaret edemeyeceği bir soruyu sorar ve buna ilişkin bir de makale yayınlar. Şaşırtıcı etki yaratan soru o dönem için oldukça akıl dışıdır. “Makineler düşünebilir mi?” konulu bu makale beklenenin aksine Septisistler, Fundamentalistler veya Parapsikolojistlerden değil; Nörologlar, Matematikçiler ve Fizikçilerden itiraz alır. Bilgisayarların icadından buyana, bu soru bir çok felsefeci, bilim adamı veya yapay zeka araştırmacısı tarafından tartışılmıştır. Bu güne kadar bir problem olarak kalmasının nedeni bu sorunun cevabı hakkında ortak bir uzlaşma sağlanamamasındandır.

Beyin etten yapılmış bir bilgisayar mıdır?

I-robot-by-AsimovEğer biz tüm insani özelliklerin fiziğe tabi olan bedensel işlevlere indirgenebileceğini savunuyorsak, bu yaklaşımla beynin etten yapılmış bir bilgisayar olduğunu, yani yapay zekanın henüz yeterince gelişmemiş bir insan prototipi olduğunu var sayabiliriz demektir. Buna karşılık, insanın yalnızca fiziksel süreçlere tabi olan bir makineye indirgenemeyeceğini düşünenlerin sayısı da azımsanamaz. Günümüz ünlü Fransız filozofu Georges Canguilhem, “Beyin ve düşünce” adlı yazısında, İnsan zihninin bir bilgisayara sığdırılamayacağını ve bilgisayarın da sonuç olarak insan zihninin tüm yetilerinin üstesinden gelemeyeceğini dile getirir.

Bir bilgisayar bilimi dalı olan YAPAY ZEKA’nın amacı bilgisayarları akıllı yapma, yani dili kullanabilme, öğrenme, akıl yürütme, problem çözme gibi niteliklere sahip bilgisayar sistemleri tasarımlamaktır.
Pennsylvania Universitesi’nin web sitesindeki habere göre; “Asimov’un Pozitronik Beyin”, olarak adlandırdığı, robotların öğrenen ve duyguları olan makinelere dönüşmesinde önemli işlevleri olan optik elektronik devrelerin üretimi kısa zaman önce gerçekleştirildi.

psikeart-vicdanGelecekte robotlar duygulara sahip olacak kadar geliştirilebilirler mi bilinmez ama, günün birinde bilim adamları tarafından insan mükemmele en yakın biçimde taklit edilebilse bile, onu mükemmelden ayıracak en önemli fark yalnızca insana dair olan tek şey; taklit edilemeyen vicdan yeteneği olacaktır…


Yazan: Canan Yüce

Psikeart Dergisi – Sayı; Vicdan

Ocak-Şubat 2013

Bir Aracnafobia Hikayesi… Örümceğin Öpücüğü

<span style=”font-family: ‘DroidSansBold’; font-style: italic;”>”Eğer esnerken elini ağzına kapatmazsan ağzının içine tavandan örümcek düşer, dilinin üzerine yapışır ve kimse onu oradan çıkartamaz.”</span>

aracnafobia
a<a href=”http://localhost:8888/sans/wp-content/uploads/2013/02/aracnafobia.png”><img class=”aligncenter wp-image-13″ src=”http://www.cananyuce.com/wp-content/uploads/2013/02/aracnafobia.png” alt=”aracnafobia” /></a>
Akşamüzeri ılık bir duştan sonra kendini yatağın üzerine attı. Gözlerini kapattı. Özlediği huzur ve sükunetin verdiği rehavetle gülümsedi. Acıkmıştı. Gözlerini açıp odaya göz gezdirdiğinde farkettiği şey yüzünden beyninden vurulmuşa döndü. Kısa bir süre paralize olmuşçasına durumu kavramaya çalıştı. Küçücük bir ağaç evin içindeydi. Yatağın ayak ucu hariç üç tarafı ağaç kabuklarından oluşan, yatağa bitişik duvarlara çevreleniyordu. Ağaç kabuklarının arasında sayısını kestiremediği kadar örümcek ona bakıyordu ve o örümcek kaynayan bu üç duvarın tam ortasında yatıyordu… Haraket ediyorlardı ve her yerdeydiler!</p>
Örümcekler onun en büyük kabusuydu. Şimdi hafta sonu da kabusa dönmüştü. Yıdırım hızıyla kendini dışarıya attı. Dışardaki hamaklardan birine yerleşti. Bir daha kiç kimse onu o odaya döndüremezdi.

<span style=”font-family: ‘DroidSansBold’; font-style: italic;”>Herşeyin başlangıcı olan öğüt</span>

Büyükbabasının Kastamonu’daki masalsı bir atmosfere sahip olan kafes cumbalı üç katlı evi, çocukluğunun en sevdiği mekanlarından biriydi.

Mutfakta teyzesinin pişirdiği kurabiyeleri beklerken uykusu gelmiş olacaktı ki uzun uzun esnedi. Teyzesi ona şöyle dedi; “<em>Eğer esnerken elini ağzına kapatmazsan ağzının içine tavandan örümcek düşer, dilinin üzerine yapışır ve kimse onu ordan çıkartamaz. Ancak doktor amcaların keserek çıkartmaları gerekir!</em>”

5 yaşındaydı ve hayatı boyunca sürecek olan tutsaklığın fitili ateşlenmişti…

Takip eden günlerde karanlıktan hep korktu. Çocukluğu ve tüm gençliği boyunca bir daha hiç bir gece eğer şiddetle mecbur değilse tuvalete kalkmadı. Karanlıkta elektrik düğmesini bulmak için duvarlara dokunmaktan veya yerdeki bir örümceğin üzerine basmaktan korktu. Gece kalkmak bir yana, yatağın içine örümcek girmiş olabileceği korkusuyla yorganın içinde ayaklarını bile kıpırdatamazdı. Bir daha derin, rahat ve huzurlu bir uyku uyumadı.

Kendi yaşadıkları ev de ağaçlarla dolu bir bahçenin içindeydi. Evde örümcekler hiç eksik olmazdı. Uzun bacaklı küçük gövdeli örümcekler, koyu renkli tüylü bacaklı büyük örümcekler, küçük renkli örümcekler…

<a href=”http://www.cananyuce.com/wp-content/uploads/2013/02/spider1.jpg”><img class=”alignright size-full wp-image-160″ src=”http://www.cananyuce.com/wp-content/uploads/2013/02/spider1.jpg” alt=”spider1″ width=”300″ height=”286″ /></a>Çok soğuk gecelerde gözlerini açtığında gece lambasının ışığına veya nefesinin duvarda vurduğu noktaya muhtemelen ısınmak için gelmiş olan bir örümcekle göz göze gelir, çığlığı basardı. Hemen hemen her gece rüyasında açık ağzının veya avucunun içinde bir örümcek olduğunu görür, kapatamazdı; <em>“örümceğin bacakları çatırtılarla kırılacak!!!”</em> En kötüsü de bu korkusunu keşfeden arkadaşlarının onun üzerine örümcek atarak eğlenmeleriydi. Bu çok acımasızcaydı.

Yetişkinlik yıllarında içinde tehdit, tehlike ve korku unsuru barındıran herşey ve herkes ona örümceği, bir örümcekle karşılaştığında duyduğu hissi çağrıştırmaya başladı. Karanlıktan korkmaya devam etti. Ay ışığında tavandaki minik gölgelerin her birinin örümcek olduğunu hayal ettiği kaç uykusuz uzun gece geçirdiğini hatırlamıyordu. Hatta ahtapot gibi, örümceği çağrıştıran bazı deniz hayvanlarından, denizdeki yosunlardan dahi korkmaya başladı. Geceleri asla denize giremezdi. Örümcek figürü konusunda gelişen algıda seçicilik durumu oldukça zorlayıcı bir hal almıştı.

<span style=”font-family: ‘DroidSansBold’; font-style: italic;”>Örümcek yüzünden kaç kez taşınabilir insan?</span>

30’lu yaşların ortalarında evinde, tamamı balkona bakan odalardan birinde burun buruna geldiği, hızla kendisine doğru hareket eden kocaman siyah tüylü bir örümcek yüzünden dehşete düştü. Gördüğü örümcek sıçrayabiliyor muydu bilmiyordu ama sıçrayan örümceklerle ilgili pek çok şey duymuştu. Panikle kapıların altındaki aralıkları tıkayarak tüm odaları kullanıma kapattı, kocaman salonun ortasında hiç bir tarafı duvara değmeyen kanepesinin üzerinde uyumaya başladı. Çaresizce önlemler geliştirmeye çalışıyordu. Yatağın ayaklarını su dolu kapların içine yerleştirse… Ama ya tavan ne olacak? Yatağın üzerini örümceğin geçemeyeceği bir cibinlik ile kapatsa… Mutlaka bir aralık kalırdı. Hayır, olacak gibi değildi. Uyurken örümceklerden izole olabilmenin hiç bir yolu yoktu. Bir süre sonra başka bir eve taşındı.

Bir akşam uyumadan önce kitap okurken kolundan yüzüne doğru hareket eden örümceği farketti. Yağmur yüzünden içeri kaçmış olmalıydı. Soluğu yeniden evin salonunda aldı. Saatlerce üzerinden varolmayan örümcekleri silkelemeye çalıştı. Yeni evi çok küçüktü, kaçacak hiç bir yeri yoktu. “Buraya kadar, artık yeter!” dedi. Savaşacaktı! Zaten başka çaresi de yoktu. Daha kaç kez örümcek yüzünden taşınabilirdi ki?

<span style=”font-family: ‘DroidSansBold’; font-style: italic;”>Korkuya duyulan isyan</span>

“En fazla ne olabilir?” diye düşündü. “En fazla ne olabilir, bir insanın başına gelebilecek en kötü şey nedir?” Bir örümcek onu öldürebilir miydi? Cevabını pekala biliyordu, öyleyse neden bu korkusunu yenemiyordu?

Örümcekler ile ilgili araştırmalar yapmaya başladı. İnceledikçe bir tür Stockholm sendromu etkisiyle mi bilinmez, örümcekleri ilginç bulmaya ve onlara hayranlık duymaya başladı.  İnce ince ördükleri ağlarının sanat eseri güzelliğinden etkilenmişti. Tüm cesaretini toplayarak örümcek korkusu ile ilgili yapılmış, bol örümcekli Aracnafobia filmini seyretti. Korkusu biraz hafiflemeye başladı. En azından uyuyabiliyor ve yorganın altında ayaklarını istediği gibi hareket ettirebiliyordu.

<a href=”http://www.cananyuce.com/wp-content/uploads/2013/02/psikeart-korku1.jpg”><img class=”alignleft size-medium wp-image-163″ src=”http://www.cananyuce.com/wp-content/uploads/2013/02/psikeart-korku1-243×300.jpg” alt=”psikeart-korku” width=”243″ height=”300″ /></a>Evde hareket eden her şeyi avlayan kedileri ile yaşamaya başlamasının ona yardımı olmuştu. Ama asıl önemlisi, korkusundan kurtulmaya kararlı olması ve bunun için ilk adımı atmaya cesaret edebilmesiydi. Bu adım yeni hayatının başlangıcı olacaktı.

<span style=”font-family: ‘DroidSansBold’; font-style: italic;”>Yazan: Canan Yüce</span>

<span style=”font-family: ‘DroidSansBold’; font-style: italic;”>Psikeart Dergisi – Sayı; Korku</span>

<span style=”font-family: ‘DroidSansBold’; font-style: italic;”>Ocak-Şubat 2012</span>